01 Ocak 2009 Perşembe

Kelâmdan Kemâl’e Giden yolda: Lisân-ı Hüsn-i Hat


Hüsn-i Hat sanatı; öncelikle Kur’an’ı anlama ve Kur’an-ı Kerim’in manasıyla hemhâl olma; sonrasında Peygamberimizin Hadis-i şerifleriyle dem be dem buluşma ve dahi insanı “İnsan-ı kâmil” e davet eden nice kelâm-ı kibar ya da şiirle dost olma gayretinin, bir tezahürüdür.
Nice Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif , şiir ve kelâm-ı kibar -güzel yazı sanatı olan- hüsn-i hat vesilesiyle, celî tâlik, celî sülüs, küfî, ……, çeşitlerinden biriyle yazılır, çoğu zaman yazılan kelâma hürmeten tezhip sanatının en nadide örnekleriyle bezenerek çerçevelenir ve bu levhalar, saraylarda, devlet dairelerinde, ibadethânelerde, evlerde insanlara rehberlik yapardı...
İşte bu yönüyle de Hüsn-i Hat sanatı, Osmanlı döneminin Osmanlı’yı Osmanlı yapan önemli imzalarından sadece birisidir ve sadece bu hüsn-i hat levhalarını okuyarak o dönem insanının hayat felsefesinin hangi düsturlar üzerine kurulu olduğunu tespit etmek mümkündür.
Dilerseniz, şöyle bir geçmişe uzanıp “hüsn-i hat” ın lisanı neler söyler, dinleyelim ve önce kuş bakışı genel bir fotoğraf çekelim o döneme dair…
Tüm ülke sathında “Yaradan” nı unutarak bir işe başlama bahtsızlığına düşülmesin diyerek insanlara her yerde kainatın anahtarı hatırlatılmak istenmiş sanki:
Celî ta'lik besmele:
Bismillahirahmanirrahim
(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
…………………
Şimdi bu tefekkür nazarlarımızı İstanbul’a çevirelim ve bir tahattur vesilesi kılabilmek için kelimeler âleminden cümlenin yardımını umalım:
Üsüdar’da Atik Valide sokak yokuşunda bir ev; iki komşu, Seniha Hanımla, Handan Hanım sohbet etmekte. Seniha Hanım, bir üst sokakta oturan Zehra Hanımla ilgili duyduğu nahoş bir olayı anlatacakken gözü karşı duvardaki levhaya ilişiyor:

Ve hüvessemul'-alîm
(O işitendir, bilendir. el-Bakara 2/137)
Seniha Hanım, susuyor, yutkunuyor; “Ramazan da yaklaşıyor, mukabaleye Zehra Hanımı da çağıralım, ha ne dersin?” diyor.
………………….
Divan yolu caddesinde bir yazıhanenin üst katındayız.
Hamdullah Bey, müdir-i mesul Mehmet Faik Bey’i dinlerken söz konusu hususu, bu zaviyeden tetkik edemeyişine hayıflanıyor. Müessese sahibi olarak müdirinin gözünde küçük düşme endişesi yaşıyorken gözleri yazı masasının karşısındaki levhayla buluşuyor:

Ve fevka külli zi-ilmin alîm
(Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.Yusuf 12/76)

Amenna diyor, içinden amenna…
……………………..
Müdir, mutlu…;fakat mutluluğuna gölge düşürecek bir gururla masasına dönmekte iken bir arkadaşının kendisini ziyarete gelmiş beklemekte olduğunu görüyor. Hoş geldin diyerek arkadaşını buyur ediyor. Arkadaşı: “Yeni görevini tebrik ederim.” diyerek bir hediye takdim ediyor. Müdir hediyeyi açıyor. Bir güzel levhâ; okuyor:

Vemâ tevfîkî illâ billâh
(Başarım yalnız Allah sayesindedir)

Amenna diyor içinden amenna…
Arkadaşına teşekkür ediyor, sohbete koyuluyorlar. Sohbete “ levhayı tam da karşıma asmalıyım.” kararıyla müessese sahibinin yanında kapıldığı gururun hicabı eşlik ediyor. Arkadaşı müsaade istiyor, “Müsaade Allah’tan” diyerek arkadaşını yazıhanenin kapısına kadar uğurluyor. Lâkin gururlanmanın yaşattığı hicabın etkisini bir türlü üzerinden atamıyor. Tüm bedenini bir ter basıyor, yüzü kızarıyor, bilgisine gururun gölgesini düşürdüğü için utanıyor. Ve…Odasına dönerken birinci katın duvarındaki levha imdadına yetişiyor:

El-Hayâü mine’l-îmân
(Utanma hissi imandandır)
Buhârî, “İman”, 3.16
…………………………….
Müdir Bey’i hediye gelen levhayı asarken bırakıyor, çoğunlukla Musevîlerin oturduğu Balat’a, Balat Çarşısı’na uzanıyoruz. Osmanlı’nın bir özelliği de çok kimlikli bir toplum olmasıydı, malumunuz.
Bakınız, çarşı, aynı anda pek çok dilin konuşulduğu küçük bir dünya minyatürü gibi…
Nalbur dükkanı olan, Rüstem Efendi, artık akşam olmak üzereyken kendisine gelen ikinci müşterisini ısrarla -hiç siftah yapmadı diye- yanındaki Musevî dükkan komşusuna gönderiyor. Müşterinin gözleri doluyor, “Helâl sana Rüstem Efendi, şu levhayı boşa asmamışsın.” diyor:

Lâ taknatû min Rahmetillâh
(Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.Ez-Zümer 39/53)

“Yaradan’ın Müslim gayri Müslim ayırt etmeksizin merhamet eden Rahman esmasına hürmeten bize düşen davranış da bu olmalı değil mi?” diye ekliyor.
…………………………………..
Bu resimleri biz çizdik, lâkin tarihimiz bu ve benzeri müstesna vesikalarla dopdolu…İsimler semtler değişse de bu misallerin nicelerinin yaşandığını tarih kitaplarından, hatıralardan biliyoruz.
İlle de davranışlarla hatlardaki lisanın tevafuk etmesi şart değil…
Kim bilir belki de levhalar hiç akılda olmayanı akıl ettiriyordu bir zamanlar insana:
Lâ ibâdete ke’t-tefekkür
(Tefekkür gibi ibadet yoktur.)

Bu hüsn-i hat levhasını okuyan insan, bakmadan geçtiği çiçeği ya da böceği artık fark etmemezlik edebilir mi? Ya da sadece baktığı çiçeği-böceği artık sadece çiçek ya da böcek olarak görebilir mi?

Şol seni seven kişi
Uğruna koyar başı
Yûnus Emre
Levhası karşısına çıkan kişi, “ama” lara sığınarak yaşayabilir mi?

Ya da
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Şeyh Galip
Beyitini okuduktan sonra kendisini daha bir başka gözle incelemek ve kendini keşfetmek için dayanılmaz bir istek duymaz mı?

Ve de bir levhada karşısına şu beyit çıktığında :

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî
Sultan Süleyman’ın söylediği bu beyit karşısında, insan, şu dünyada asıl neler için çalışması gerektiğini bir daha gözden geçirmez mi?
Hasıl-ı kelâm “hüsn-i hat sanatı” nın mana boyutu muhteşemdi…
Bu sanatın icra makamında bulunan hattatlar ise, kaleme aldıkları “hüsn-i hat” taki manayı levhalarda bırakmadan hayatlarına da yazmayı düstur edinmiş müstesna şahsiyetlerdi.



“İnsan” ı “İnsan-ı kâmil” e davet eden bu hüsn-i hat levhâları ve hat üstadları dün olduğu gibi bugün de şükür ki varlar; bir yerlerde yazı okuma merakı da bizlerde hâlâ var; fakat problem şu ki biz bu merakla bu müstesna eserleri ve eserlerin sahiplerini buluşturamıyoruz. Dolayısıyla bugün biz hat levhaları yerine duvarlarımızı bir milyonculardan alınmış Çin işi levhalarla süslemeyi(!) ya da yazı okuma merakımızı bebek, çocuk, genç demeden anlamını bile bilmeden aldığımız genellikle İngilizce yazılı kıyafetlerimizin üzerinden gidermeye çalışıyoruz. Genç kızların kıyafetlerinin üzerinde yazan bazı yazıları buraya almak edeben mümkün değil; delikanlıların kıyafetlerinde öldürmeye ve katliama davetiye çıkaran bazı yazılara misal vermekse bu satırları israf ve dehşet cümlelerine ortaklık etmek olur. Annelerin masum bebeklerine anlamadıkları yazıların bulunduğu bebek kıyafetlerini nasıl alabildiklerini açıklayabilmekse mümkün değil.
Yabancı dillerde yazılmış, tasvip edilmesi mümkün olmayan sözlerin ve resimlerin bulunduğu kıyafetler, çantalar ve bunların satıldığı -yine yabancı isimlerin verildiği- mağazalar hatta halk pazarları …
Kişinin kemâli kelâmından belli olur hakikatini hatırlamaya, hatırlatmaya olan ihtiyacımız had safhada. Oysa başarabilirsek, kelâm ile kemal arasındaki râbıta, bizi bize hatırlatacak ve bizi yeniden aslına uygun olarak inşa edecek dem be dem.
O vakit sözü laf çukurundan kurtarıp kelâm mertebesine yükseltmiş müstesna şahsiyetlerle beyinlerimizi ve gönüllerimizi buluşturabilmemiz lâzım.
Ve dahi kemale ermiş müstesna şahsiyetlerle sadırlarda buluşabilmenin en önemli yolunun önce onların kaleme aldığı satırlarla buluşabilmekten geçtiğinin farkına varmalıyız.
Dolayısıyla… Bu müstesna satırlar, sadırlara yazılmalı ki artık o sadırlar
aslına rücû edebilsin ve aslını yaşatan bir nesil vücuda gelebilsin…
Bu ihtiyacın giderilmesinde hane halkına ya da bir dostuna hüsn-i hat levhası hediye etmek isteyenler için belki de öncelikle yapılması gereken bir hat üstadının ve hat sanatının anlatıldığı eseri, eserleri hediye etmek olmalı. Bu, genelde bir eserin ve sanatkârın kıymetinin bir müstesna şahsiyetin anlaşılması adına önemli bir adım. Hadiseye hat sanatı açısından baktığımızda hat levhasının manasına vakıf olabilmek ve hat üstadının mefkuresini anlayabilmek anlamına gelecektir. Bu yazıyı kaleme alırken istifade ettiğim; Sayın Muhittin Serin Hocamız’ın Kubbe Altı Neşriyatı’ndan çıkan Hat Üstadları 3 Kemal Batanay ya da Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar Kitapları gibi özel eserlere ve bizi bize anlatan diğer kültür ve sanat eserlerine öncelik vermek pek çok açıdan bir başlangıç olabilir. Kim bilir böylesi hediyelerle bir genci yabancı dillerde yazıların bulunduğu kıyafetler giymekten, yozlaşmış bir dille konuşmaktan kurtardığımız gibi hat sanatı kurslarına başlamasına bile vesile olabiliriz. Bu yönüyle bakıldığında gençlere ve çocuklara hediye vermek bile bir vebal,
ciddî bir mesuliyet aslında.

Zihniyet, lisan ve insan…
Zihniyetin kaynağı, lisanın ziyası insanın manası.
Dolayısıyla
Fikrimiz kadar lisanımız
Lisanımız kadar insanız…


Pervin Ayşe YAŞA



0 yorum: